4 Haziran 2012 Pazartesi


XNA, EVRİM TEORİSİNE NEDEN DELİL OLAMAZ?

XNA ismindeki sentetik DNA, evrime delil olarak çeşitli haber sitelerinde yutturulmaya çalışılmakta.
1] Evrimciler, DNA’nın kendi kendine tesadüfler ve mutasyonlar sonucu doğal seçilim yolu ile oluştuğunu söyler. XNA ise, tesadüfen oluşmamıştır. Laboratuarda eğitimli ve şuurlu bilim adamlarınca üretilmiştir.

Konuşan kuşlar mucizesi

http://www.youtube.com/

Yakin Zamana Kadar Dino- kus Masallari Vardi


Medyadaki “dino-kuş” furyasının hiçbir bilimsel temeli yok.
Scientific American, Mart 2003
Kuş tüylerine sahip dinozorlar veya diğer bir isimle hayali “dino-kuşlar”, geçtiğimiz 10 yıl içinde Darwinist medyanın en gözde propaganda malzemelerinden biri oldu. Birbiri ardına manşetlere “dino-kuş” haberleri, çizilen rekonstrüksiyonlar ve evrimci “uzman”ların yaptıkları iddialı açıklamalar, geçmişte yarı kuş yarı dinozor canlıların yaşadığı konusunda pek çok insanı ikna etti.
Bu teorinin en son ve en detaylı savunuluşu ise, Scientific American dergisinin, Mart 2003 sayısında ünlü ornitologlar (kuşbilimciler) Richard O. Prum ve Alan Brush tarafından kaleme alınan “Kuş Tüyü mü Kuş mu? Hangisi Önce Geldi?” (The Feather or The Bird? Which Came First?) başlıklı bir makalede ortaya kondu. Prum ve Brush, o kadar iddialıydılar ki, kuşların kökeni hakkında evrimciler arasında süregelen tartışmayı artık noktaladıklarını düşünüyor, bulguların sözde “çarpıcı bir sonuç” ortaya koyduğunu ileri sürüyorlardı. Buna göre, “kuş tüyleri, kuşların ortaya çıkmasından önce, dinozorlarda evrimleşmişti.” Prum ve Brush kuş tüylerinin uçuş değil, “insülasyon, su yalıtımı, karşı cinsi cezbetmek, kamuflaj ve savunma” gibi amaçlar için evrimleştiğini, en son olarak uçuş için kullanıldığını öne sürüyorlardı.

Bir Zamanlar “Biberli Kelebekler” Hikayesi Vardi

Biston betularia, belki de tüm havyvanlar aleminin en ünlü türlerinden biridir.Geometridae ailesine bağlı olan bu kelebek türü, ününü, Darwin’den bu yana evrim teorisinin en önde gelen sözde “gözlemlenmiş örneği” olmasına borçludur.
Biston betularia‘nın bilinen iki ayrı varyantı vardır. Yaygın olan açık renkli varyant, yani Biston betularia f. typica, kremsi bir renktedir ve üzerinde koyu renkli küçük lekeler barındırır. Bu koyu renkli lekeler nedeniyle de kelebek, halk arasında “biberli kelebek” (peppered moth) olarak bilinir. 19. yüzyılın ortalarında ise, kelebeğin ikinci varyantı gözlemcilerin dikkatini çekmeye başlar. Bu varyant tümüyle koyu renklidir ve bu siyaha yakın rengi nedeniyle de Biston betulariacarbonaria olarak adlandırılmıştır. Carbonaria, koyu rengi ifade etmektedir. Aynı form, “koyu renkli” anlamına gelen “melanik” kelimesiyle de ifade edilir.

Bir Zamanlar At Serileri Seneryosu Vardi

Daha önce de belirttiğimiz gibi, Darwin, teorisini ortaya attığı dönemde fosil kayıtlarında teorisine destek olabilecek ara geçiş formlarının eksikliğini görmüş, ancak bunların gelecekte bulunacağını ummuştu. Darwin’e inanan paleontologlar, bu önemli eksikliği gidermek için hummalı bir arayışa giriştiler. Bunun sonuçlarından biri, Kuzey Amerika kıtasında çıkarılmış bazı fosillerin bir seri oluşttasaruracak şekilde dizilmesi oldu. Darwinistler, görünürde, fosil kayıtlarındaki ara geçiş formu eksikliğine rağmen sözde istisnai bir başarı elde ettiklerini zannetmişlerdi. Serisi oluşturulan bu canlı, attı.

Sözde at serilerinin başlangıcına yerleştirilen Hyracotherium, bir anti-Darwinist olan Richard Owen tarafından tanımlanmıştı. Ancak sonraki paleontologlar, bu canlıyı evrimle ilişkilendirmeye çalıştılar.

Bir Zamanlar Türlerin Kökeni “Türlesme”Saniliyordu

Darwinizm’e olan ısrarlı bağlılığı ile tanınan New Scientist dergisinin 14 Haziran 2003 tarihli sayısında “Yeni Türler Nasıl Oluşur?” (How Are New Species Formed?) başlıklı bilimsel bir makale vardı. Yazarı George Turner şu önemli “itiraf”ta bulunuyordu:
Çok değil yakın zaman önce, türlerin nasıl oluştuğunu bildiğimizi sanıyorduk. Sürecin hemen her zaman popülasyonların tamamen izole olmalarıyla başladığına inanıyorduk. Bu, genellikle popülasyonun ciddi bir “genetik darboğaz”dan geçmesinden sonra meydana geliyordu; (örneğin) hamile bir dişinin uzak bir adaya sürüklenmesinden ve onun yavrularının birbirleri ile çiftleşmesinden sonra olabileceği gibi.
Bu sözde “kurucu etki” modelinin güzelliği, laboratuvarda test edilebilir olmasıydı. Ama aslında bu hiç destek bulmadı. Evrimci biyologların tüm çabalarına rağmen, hiç kimse, kurucu bir popülasyondan yeni bir tür yaratmanın yanına bile yaklaşamadı. Dahası, bildiğimiz kadarıyla, insanların az sayılarda organizmayı yabancı ortamlara salmaları sonucunda hiçbir yeni tür oluşmadı. 103

DNA’NIN KOPYALANMA ISLEMI

http://www.youtube.com/

Bir Zamanlar “Hurda DNA” Masali

Bir önceki bölümde incelediğimiz “hatalı” veya “körelmiş” yapılar iddiasının son dayanağı, Hurda DNA (Junk DNA) kavramıydı.
Yeni bir konu olduğu -ve çok kısa bir süre önce çöktüğü- için bu kavramı ayrı bir bölüm içinde incelemekte yarar vardır.
Körelmiş organlar efsanesi, bir önceki bölümde incelediğimiz gibi, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren çökmeye başladı. İşlevsiz denen organların önemli işlevleri olduğu keşfedildikçe, bu efsane de savunulamaz hale geldi. Ama bu efsanenin propaganda gücünden mahrum kalmak istemeyen evrimciler bunun yeni bir versiyonuna sarıldılar. Bu yeni versiyon, vücuttaki organların değil, ama organların genetik şifresini içeren genlerin bir kısmının “körelmiş” olduğu şeklindeydi. Kullanılan kavram ise “körelmişlik” değil, “hurdaya çıkmışlık”tı.

Bir Zamanlar Evrimin ” Embriyolojik Kaniti var Saniliyordu


Darwinist embriyolojinin kurucusu, Alman biyolog Haeckel’di.
Charles Darwin insanın kökeni hakkındaki teorisini ve buna dair bulduğunu sandığı kanıtları The Descent of Man (İnsanın Türeyişi) adlı kitabında açıkladı. Bu kitabın sayfalarında yer alan tek resim ise, hemen birinci bölümde yer alan, biri insan diğeri ise köpek embriyolarına ait iki çizimdi. “İnsanın Daha Aşağı Bir Formdan Gelişinin Kanıtları” isimli bölümde, Darwin şöyle yazıyordu:
Embriyonik gelişim: İnsan 1 inçin 125′te biri büyüklüğündeki bir ovülden gelişir ve bu ovül diğer hayvanlarınkinden hiçbir farklılık taşımaz. Embriyo erken dönemlerinde omurgalıların diğer üyelerinden çok zor ayrılabilir. Bu dönemde… (insan embriyosunun) boynunun iki yanındaki yarıklar hala varlığını korur.”53

Bir Zamanlar Fosiller Evrim Kaniti Saniliyordu

Fosil bilimi Darwin’den çok daha önce gelişti. Bu bilimin, yani paleontolojinin kurucusu, Fransız zoolog Baron Georges Cuvier (1769-1832) idi. Cuvier,Britannica‘nın ifadesiyle, “fosilleri ilk kez zoolojik bir sınıflandırmaya sokmuş, kaya tabakaları ve fosil kalıntıları arasındaki ilişkiyi göstermiş ve ayrıca yaptığı karşılaştırmalı anatomi çalışmaları ve fosil rekonstrüksiyonları ile, fonksiyonel ve anatomik ilişkileri göstermişti.”18
Cuvier’nin önemli bir özelliği ise, onun döneminde Lamarck tarafından dile getirilen evrim teorisine karşı çıkması ve canlı gruplarının ayrı ayrı yaratıldıklarını savunmasıydı. Hayvan anatomilerindeki detaylı ve hassas tasarıma dikkat çeken Cuvier, bu tasarımların rastgele değişimlere izin vermeyeceğini açıklamıştı. Ona göre, “türler hem fonksiyon hem de yapı itibarıyla o denli iyi koordine olmuşlardı ki, büyük değişimlerde hayatta kalamazlardı… Her tür kendi özel amacı ve her organ kendi özel fonksiyonu için yaratılmıştı.”19

Biyolojik Bilgi Bilinmiyordu

Tüm zamanların en popüler sinema yapımlarından biri olan The Matrix serisinin ikincisi olan The Matrix Reloaded‘ı izleyenler, filmdeki figüranların birer “yazılım” (software) olarak gösterildiği sahneyi hatırlayacaklardır. Söz konusu sahne aslında her cismin bir yazılım olduğu “Matriks” ortamında geçmektedir. Bir kadına ilaç verilişi gösterilirken, hem kadının hem de ilacın birer yazılım olduğunu seyircilere daha iyi açıklamak için, hem kadının bedeni hem de ilaç, yeşil dijital rakam ve harflerden oluşan bir silüet olarak gösterilmektedir. The Matrix Reloaded‘ın çeşitli sahnelerinde tekrarlanan bu animasyon, izleyicilere, gördükleri insanların aslında sadece birer yazılım olduğunu kavratmak için kullanılan etkili bir görsel anlatımdır.
The Matrix Reloaded‘ı izleyen veya izlemeyen çoğu insanın farkında olmadığı gerçek ise, gerçek dünyadaki bedenlerin de aslında bir anlamda birer “yazılım” olduğudur.

Kayip Halka Araniyordu

Bir önceki bölümde Darwinizm’in fosil kayıtları tarafından nasıl dayanaksız bırakıldığını inceledik. Değinmediğimiz önemli bir konu ise, insanın kökeniyle ilgili fosil kayıtlarıydı.

Piltdown Adamı skandalının doğum yeri olan Piltdown’da yapılan kazıyı gösteren bir çizim.
Darwin insanın kökeni konusunu Türlerin Kökeni‘nde değil, bundan 12 yıl sonra yayınladığı İnsanın Türeyişi (The Descent of Man) adlı kitabında ele aldı. İnsanoğlunun sözde evrim basamağının en üst basamağı olduğunu, bir önceki atasının ise günümüz maymunlarına benzer primatlar olduğunu ileri sürdü.
Darwin’in bu iddiasını doğrulayacak herhangi bir kanıtı yoktu. Tek yaptığı, hayvanlar aleminde fiziksel olarak insana benzetebileceği en uygun canlı olan maymunlarla insanoğlu arasında bir akrabalık ilişkisi hayal etmekten ibaretti. Kitabında ırkçı argümanlar da geliştiriyor ve dünya üzerinde yaşayan bazı sözde “ilkel ırklar”ın evrime kanıt oluşturduğunu iddia ediyordu. (Oysa günümüzdeki genetik incelemeler Darwin’in ve o dönemdeki diğer evrimcilerin savundukları bu ırkçı görüşleri haksız çıkarmıştır.)

Yasam Basit Saniliyordu

Darwinizm, yeryüzündeki tüm canlılığın, herhangi bir tasarım ya da plan olmadan, rastlantılar sonucunda oluştuğu iddiasıdır.
Bu iddianın ilk halkasında ise, cansız maddenin içinde ilk canlının ortaya çıkışı yer alır. Bu ilk canlının gerçekten cansız maddeden tesadüfen oluşabileceği gösterilmelidir ki, doğal bir “evrim süreci” olup olamayacağı tartışılabilsin.
Peki bu ilk halka bilimsel verilerle kıyaslanınca ortaya ne çıkar? Yani cansız maddenin içinden tesadüfler sayesinde canlı bir organizma çıkabilir mi?
Bir zamanlar gözlem ve deneylerin üstteki soruya olumlu cevap verdiği sanılıyordu. Yani cansız maddenin içinden, kendi kendine, canlılar türeyebileceği düşünülüyordu. Çünkü söz konusu “gözlem ve deneyler” çok ilkeldi.

Darwinizm´in Yikilan Efsaneleri, Bilimin Dogru Tanimi

Günümüzde evrim teorisini savunan gazeteciler, yazarlar, düşünürler, bilim adamları, akademisyenler ya da üniversite öğrencileri arasında bir anket yapılsa ve “Neden evrim teorisine inanıyorsunuz, bu teorinin kanıtları nelerdir?” diye sorulsa, çoğunluğun vereceği cevap büyük olasılıkla, gerçekte hepsi bilim dışı birer yanılgı olan bazı “efsane”ler olacaktır. Bu efsanelerin en yaygın olanları ve neden doğru olmadıkları aşağıdaki gibi sıralanabilir.

Bir Zamanlar Yasam Basit Saniliyordu

Darwinizm, yeryüzündeki tüm canlılığın, herhangi bir tasarım ya da plan olmadan, rastlantılar sonucunda oluştuğu iddiasıdır.
Bu iddianın ilk halkasında ise, cansız maddenin içinde ilk canlının ortaya çıkışı yer alır. Bu ilk canlının gerçekten cansız maddeden tesadüfen oluşabileceği gösterilmelidir ki, doğal bir “evrim süreci” olup olamayacağı tartışılabilsin.
Peki bu ilk halka bilimsel verilerle kıyaslanınca ortaya ne çıkar? Yani cansız maddenin içinden tesadüfler sayesinde canlı bir organizma çıkabilir mi?

EVRIM EFSANESI

Darwinist Propagandaya NET CEVAPLAR

PEYGAMBERİMİZİN ÇEŞİTLİ KONULARLA İLGİLİ HADİSLERİ
ALLAH’IN YARATMAK İÇİN TASARIM YAPMAYA İHTİYACI YOKTUR